8 Ocak 2012 Pazar

Tutarsızlık

   ''Mutlu olmak'' diye bir terim var ki benim sinirimi çok bozuyor. Yani nedir abi mutlu olmak. Olaylara verdiğin tepkilere göre kendini sınıflandırmak dışında nedir yani? Özellikle ben mutluyum dememeli kişi. Dediğin anda büyüyü bozuyorsun. Büyüyü bozmakla kalmıyorsun. Üstüne bir de hüzün ekliyorsun. Hemen başka bir olay oluveriyor. Hem de öyle bir olay oluyor ki mutlu olduğun zamanları hatırlayamıyorsun. Sonra üzerinden seneler geçiyor. Zamanla doğru orantılı olarak da geçmişte yaşadıklarına bakış açın değişiyor. Yaptığın anda çok mutlu olduğun olay ileride bir bakıyorsun senin ''keşke'' ne dönüşüyor. Veya seni çok üzen bir olaya ''iyi ki üzülmüşüm'' diyebiliyorsun.

   Bu düşünce karmaşası da beni bir başka şeyi düşünmeye sevk ediyor. Biz insanların bugünü ile yarını arasında uçurumlar var. Ve bu uçurumlar o kadar geniş ve derin ki bu konu hakkında aşırı düşünmek bile insanın keyfini kaçırmaya yetiyor. Bak işte konu nereden nereye geldi. Belki de bağlantılıydı hepsi. Ben bilmem...

Şehr-i İstanbul


   Nereden başlasam bilmiyorum. Bu gün pazar ve hava biraz karamsar. Yine de ben İstanbul'u böyle seviyorum. Hafif yağmurlu ve soğuk. Gözlerimi kapattığımda asla güneşli ve sıcak bir İstanbul hayali kurmadım. Belki de hep kış mevsimi geldiğim içindir. Bu yazın başından beri burada yaşıyorum. Ve her zaman yaşamak istemediğim şehirdi burası. Onu da belirtmem de fayda var. Ama yaz mevsiminde çok sıkıcı geliyor bana. Soğuk olmalı İstanbul. İçinde barındırdığı milyonlarca acıyı en güzel şekilde ifade edebilmesi için karamsar olmalı. Sabah günün ilk ışıklarında bir sis çökmeli boğaza. Ve gece bastırdığında içine işlemeli soğuğu.

   Vapurla karşıya geçerken İstanbul bir hüzünle doldurmalı içini. Ama tatlı bir hüzün olmalı bu. Geçmişteki güzel anlarını en kötü anlarla birlikte hatırlatmalı. Öyle ki çektiğin acı sana zevk vermeli. Ve yaşadığın mutluluk içini acıtmalı. Bir çelişki şehridir İstanbul. Dünyanın en büyüklerinin yükseldiği ve yok olduğu kent. Bütün ihtişamını geçmişte çok güzel haketti İstanbul. Ama içndekiler de hissetmeli bunu. Biliyorum, çoğu insan o kadar işleriyle meşguller ki bu muğazzamlığı hissedemiyorlar. Kendilerini dış dünyaya kapatıp bir robot gibi yaşıyorlar. Belki de yaşama sevinçlerini kaybetmişlerdir. Keşke onlar da görebilselerdi benim gördüğümü. Ve hissedebilselerdi o büyük Kralların doğumunu ve ölümünü...

5 Ocak 2012 Perşembe

İstek Ve Yokoluş...

  İsteklerini kontrol edebilir mi insan? Peki ya duygularını? Hissettiğin şeyin yanlış olduğunu bilsen bile devam edebilir misin arzulamaya?


  Arzulamaman gereken bir kişiyi çok istediğin zaman kontrolünü kaybedersin. Gece gündüz onu düşünür ve hayallere dalarsın. Emin olamazsın bunu gerçekten istiyor musun yoksa yasak olduğu için mi güzel? Sadece arzularsın işte. Ve eğer o da seni arzuladığını söylerse asıl problem başlar. Tek başınayken başarı oranı düşük, hayatta kalma olasılığı yüksektir. fakat karşılıklı ise birlikte olmanız kaçınılmazdır. Ve asıl sorunlar birlikte olduktan sonra başlar. Önce bunu öğrenen çevrenizdekiler hayatı zindan etmeye başlar size. Kavgalar çıkar. Tartışmaların şiddeti artar. Sonra dışlamaya başlarlar sizi. Herkes doğru şeyi yapıyormuş gibi görür kendini. Sanki bir başkasının hayatına müdahale etmek doğru şeymiş gibi. Ve en çok tepki gösteren kişi aslında en çok arzulayandır o iki kişiden birini. Tek hatasız olanlar birlikte olanlardır. Çünkü tek yaptıkları ilkel insani içgüdülerini takip etmek olmuştur. Ama tek hatalı onlarmış gibi gösterir bu kokuşmuş ''Ahlaklı Toplum''... Oysa bilmezler ki yanlış olanın onların ''Ahlakı'' olduğunu...

Gerçek ve Yalan

  Ne zaman ruhsuz olduk bu denli? Ne zamandan beri doğruları saptırarak yaşıyoruz? Ve neden kimse içindeki doğruları açıklamak için çaba sarf etmiyor?

  Gerçekler korkutuyor bizi. Çünkü zordur gerçeği yaşamak. Savunmasız kalırsın. Maskelerin çatlar. Ve bütün dünya üzerine gelir. Diğer yandan bir yalanı yaşamak kolaydır. Kurallarını kendin belirlersin o sahte dünyanın. İncineceğini hissettiğin anda bir başka yalanla avutabilirsin kendini ve yalanları üst üste koya koya sağlam yapılar inşa edebilirsin kendine. Artık bir sürü masken vardır kuşanabileceğin. Hüzünlüyken mutluluk maskeni takarsın. Ya da aşıkken umursamazlığı. Tek bir dezavantajı var yalanın, o da zamanla yalan hayatının gerçek hissi vermesi. Yani yavaşça ruhunu öldürmek. Kaç kişi katil olmayı kaldırabilir ki? Özellikle yok etmeye çalıştığınız kendi ruhunuz ise...

   Yalan hayatın baş düşmanıdır alkol. Beyin fonksiyonlarınızı yavaşlatıp savunma mekanizmanızı kırar. Size kim olduğunuzu hatırlatır. Gerçek arzularınızı ortaya çıkartır. Aklınızı ve fikirlerinizi özgürleştirir. İşte bu yüzden yasaklar her din alkolü. Gerçekte kim olduğunuzu unutmanız ve mükemmel köleliğinize devam etmeniz için...